SANAT TERAPİSİ

 

Her şey birdenbire oldu.....

İlk  olarak gruba herkes kendini tanıttı, tek tek en sevdiğimiz renklerden, müzikten, hayvanlardan bahsettik. En kolay yaptığımız şeylerden ve çok zorlanarak yaptığımız şeylerden konuştuk.

Grupta her çocuk resim yapmak istiyor fakat yapamayacağından korkarak çekiniyordu. "Ben nasıl yapacağımı bilmiyorum. Resim dersim çok kötü..." gibi olumsuz düşünceler yoğunluktaydı. Onlara daire çizip çizemeyeceklerini sordum. Grup dinamiği o kadar yükselmişti ki hepsi birden, “Yaparıııızzzzzz!” diye haykırdılar. Onlardan bir daire çizmelerini istedim. Hepsi korkak bir şekilde defterlerinin ya da resim kağıtlarının bir köşesine minik birer daire çizdi. “Tamam, herkes daire çizebiliyormuş,” dedim. “Şimdi sizden birbirinden farklı 3 daire çizmenizi istiyorum,” dediğimde çok şaşırdılar. Herkes birbirine bakıyordu. İçlerinden cesaretli birisinin başlamasını istiyorlardı. Kuralsızlık onları çok rahatsız etmişti. Şimdiye kadar hayatlarında herkes onlara neyi nasıl yapmaları gerektiğini dikte ettirmişti. Şimdi birbirinden farklı 3 daire çizmeleri gerekiyordu ve kimse nereden başlayacağını bilemiyordu. Bana pek çok soru sordular. Ne kadar büyük olsun? Sayfanın neresine çizelim? Birbirinin içine geçsin mi?... Onlara, “Siz nasıl istiyorsanız öyle çizin, onlar sizin daireleriniz," dedim. Benden bir açıklama alma umutları kalmayınca üzgün ve kararsız bir şekilde dairelerini çizmeye başladılar. Tüm daireler küçücük, sayfanın bir kenarına sıkışmış ve hepsi küçükten büyüğe tek bir sıra halinde dizilmişti. Eğitim sistemimizde bu çocuklara yaratıcılıklarını ortaya koymaları için ne kadar az fırsat verildiği gerçeği yüzümün asılmasına sebep oldu. Çocuklar yüzümün asıldığını hemen fark ettiler, "Çok mu yanlış olmuş?" diye sordular. Onlara, “Hayır,” dedim. "Nasıl yanlış olabilir ki? Sadece beni biraz üzdü." "Neden?" diye sordular hemen. "Bu daireler ne kadar mutsuz," dedim. Şaşkınlıkla, çekinerek, “Nasıl mutsuz?” diye sordular usulca. Onlar sadece daire. Bir öğrencinin çizdiği dairelerini aldım, üzerine ayrı yönlere bakan gözler ve üzgün ağızlar çizdim. Odada herkesin görebileceği bir noktaya gelerek çizdiğim yüzleri konuşturmaya başladım. Üzgün bir ses tonu ile:

"Ben bu kocaman defterde ufacık bir köşeye çizildim. Kimse beni önemsemiyor. Çizgilerim incecik ve çok silik, yok olmak üzereyim. Yanımdaki daire arkadaşım benimle konuşmak istemiyor. Çok mutsuzum, çok yalnızım."

Tüm çocuklar kocaman açılmış gözleriyle beni izliyorlardı. Nefes almaları bile duyulmuyordu.

Sonra bu sessizliğin içinde bağırdım:

"Bir arkadaşımın olmasını istiyorum. Duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum... Özgür olmak istiyorum..."

Bütün çocuklar aynı anda silgilerine atıldılar. Onlar da dairelerini mutlu görmek istiyorlardı. Hemen işe koyuldular fakat bu sefer ben araya girdim ve, "Nasıl daireler?" diye sordum. Onların beni soru yağmuruna tuttukları gibi, ben de onlarca nasıl sorusu sordum.

"Bu üç daire birbirinden farkı büyüklükte değil mi?"

Bütün çocuklar: “Eveeettttt.”

"Doğada hangi kurallar var? Mesela yer çekimi var mı?"

Bütün çocuklar: “Eveeettttt.”

"Bütün dairelerim uçmayı sevse en yükseğe sizce kim çıkardı?"

Bütün çocuklar: “En küçük daireeeee.”

"Peki en büyük daire nereye en yakın olurdu?"

Bütün çocuklar: “Yereeeeeee.”

"Tamam o zaman, ama bir nokta daha var. En büyük dairemin diğerlerinden daha ağır olduğunu sadece büyük çizerek anlatabilirim, ama ben ağır olduğunu insanlar hemen anlasınlar istiyorum. Ne yapabilirim?"

Sessizlik...

"Çevresini daha kalın ve bastırarak çizsem anlatabilir miyim?"

Bütün çocukların yüzleri bir anda güldü. Hemen “Evet!” dediler.

Tam çizmeye başlamışlardı ki...

“Bana en yakın daire hangisi acaba?” diye sordum.

Hepsi tek bir doğru cevap beklediği için benden ip ucunu aldıklarını zannetmişlerdi. Ağırlıkla ilgili daha yeni bir çözüm bulmuşken karşılarına bir de yakınlık, uzaklık kavramı çıkmıştı. Öğrencilerin bu üç daire için çözüm arayışları daha yeni başlıyordu.

Dairelerimizle okyanus tabanına gittik, uzaya çıktık, güneşle onları ısıttık, bulutların üstüne, çimenlerin arasına girdik. Bu çok eğlenceli bir yolculuktu; çocukların daireleri boy sırasına girmekten kurtulmuş, doyasıya özgürlüklerini yaşıyorlardı.

Her birinin yanına gittim. Neden böyle bir kompozisyon seçtiklerini sorduğumda, “Çünkü” ile başlayan anlamlı cevapları vardı. Onlar yaşayan daireler çizmeyi başarmışlardı. İlk günkü uygulamamız o kadar hızlı geçmişti ki, bizi hayranlıkla izleyen annelerin farkında bile olmamıştık. Uygulama süremiz çoktan bitmiş, anneler çocuklarını almak için gelmiş, bizim heyecanımıza ortak olunca sessizce bir köşede bizi beklemişlerdi. Annelerimize anlayışları için teşekkür ettik ve öpüşerek ayrıldık.

İkinci derste beni yolda karşıladılar, hepsi belime sarıldı. Sadece iki kişi ellerimden tuttuğu için diğer çocuklar kollarımı tutuyorlardı. Toplum Merkezine kadar bu şekilde yürüdük. İçimden, “Tanrım, bu dünyanın en güzel şeyi,” diyordum. Beni hayatlarında ilk kez, birkaç saat görmüşlerdi ve ben onlar için “biricik” olmuştum. Sevgileri benim için çok değerliydi. Gülümsemeleri de...

İkinci dersimize başlarken her şey çok iyiydi, motivasyonumuz oldukça yüksekti ama yine de kaygılar köşelere saklanmış bekliyordu. Ben güzel resimler yapmak istiyorum, yapabilir miyim? Başarabilir miyim? soruları.

Ben de onlara soru sordum. Güzel resim nedir? Resmin neden güzel olması gerekli?

Onlara “güzel” resmin önemli olmadığını anlattım. "Onları siz yapacaksınız ve sizin resimleriniz olacak, hepsi bu..."

“Söyleyecek bir şeyleriniz var mı?" diye sordum. "Eğer söyleyecek, paylaşacak bir şeyiniz yoksa neden resim yapmak isteyesiniz?"

İnsanların söyleyecek bir şeylerinin olması ne demek? Onu tartıştık. Dünyadan bahsettik. Kendimizden ve tüm canlılardan bahsettik. Nasıl bir dünya olsun istiyoruz? Bizler neler yapabiliriz? Canlılara nasıl davranmalıyız?...

Sonunda her öğrenci söyleyecek bir şeylerinin olduğuna karar verdi.

Çok mutlu olmuştum. O kadar hızla öğreniyorlardı ki.

Şimdi işin teknik kısmı kalmıştı, yani “resim yapmak”.

Söyleyecek şeylerimiz canlılar üzerinde yoğunlaştığı için, en kolay şekilde hayvan çizmeleri gerekiyordu ve bunu hemen yapmaları gerekiyordu. Yoksa kırılgan hayallerinin sonsuza dek yok olacağını hissettim. Resim yapma konusunda kendilerine olan güvenleri o kadar azdı ki.

Onlara harika bir tekniğimin olduğunu açıkladım. Artık herkes istediği canlıyı hemen çizebilecek dedim. Bana o kadar inanmışlardı ki  bir anda kendilerine olan güvensizliklerini unutuverdiler.

Bütün çocuklar şu “harika tekniği” açıklamam için gözümün içine bakıyorlardı. Ben de, "Siz zaten bu teknikle tanıştınız," dedim. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Onlara, “Daireler” dedim. "İstediğiniz bütün canlıları sadece daireler kullanarak yapabilirsiniz."

İlk önce, “Bu imkansız,” dediler. "Nasıl olur?" dediler.

"O zaman size sadece daireler kullanılarak yapılmış bazı resimler göstereyim," dedim ve kitabımı açtım. Bir anda hepsi hayranlıkla dairelerden oluşmuş rengarenk hayvancıklara bakakaldılar.

Hep bir ağızdan, “Biz de böyle çizmek istiyoruz!” dediler. Hadi hemen başlayalım.

Onlara tahtaya daireleri tek tek çizeceğimi, benim çizdiklerimin aynısını defterlerine çizmeleri gerektiği anlattım. "Hiç acelemiz yok," dedim, herkes çizimini tamamlamadan yeni bir daire çizmeyeceğime söz verdim ve böylece işe koyulduk...

Son dairemi çizdiğimde çocuklar karşılarında harika çizilmiş bir domuzcuk buldular. Çocuklar bu domuzcuğu kendilerinin çizmiş olduğuna inanamadılar. Domuzcuğun arkasından kediler, kedilerin arkasından tavşanlar ve diğerleri geldi. Dersimiz bittiğinde bir anne yaklaşarak öğrenme güçlüğüne sahip olan çocuğunun bütün bir ders boyunca beni dinlediğini ve ilk kez bir resim yaptığını söyledi. Küçük kız büyük bir sayfanın ortasına gülümseyen bir kedi yavrusu resmi yapmıştı. Yine bütün dünyalar benim olmuştu. Bütün bir hafta boyunca yüzümde güller açarak dolaştım...

Üçüncü dersime beni karşılamaya iki güzel kız geldi. Bir hafta öncesine göre sönük bir karşılamaydı. "Sevgi yumaklarına ne kadar da çabuk alışmışım," diye düşündüm. Belki bir sorun vardır... Ne olabilir? Aklımdan sonsuz cevaplar geçti. Sonunda öğrendim. Bütün çocuklar ellerimden tutarak ve de zaman zaman zıplayarak beni öpmek istedikleri için ve benim sadece iki elimin var olduğunu fark ettikleri için, aralarında plan yapıp karşılama işini sırayla yapmaya karar vermişlerdi. Sanırım sonsuz cevaplarım arasında bunu düşünememiştim.

Bütün çocuklar evde yaptıkları canlı resimlerini bana gösterdiler. Hepsi birbirinden harika gözüküyordu. Her öğrencinin resmini alarak çizdiği hayvanları konuşturdum. "Heyyy ben çok acıktım. Sütüm nerede?" "Ben kelebekle saklambaç oynamak istiyorum." "Çok uykum geldi biraz kestireyim." "Ben mutlu bir kediyim, yiyeceğim önümde, arkadaşlarım yanımda..." "Hey bana bak kuyruğumu nasıl heyecanla sallıyorum." Çocuklar birdenbire resimlerinde konuşma balonları kullanmaya başladılar. Hepimiz o kadar çok eğleniyorduk ki...

Sonra konuşma balonlarının yerini duygu ya da düşünceye uygun çizilmiş bakışlar ve dudakların, kulakların, bıyıkların, kuyrukların, patilerin ifadesi aldı.

Çocuklarla canlıların çeşitliliğini hayvanların davranışlarını konuştuk. Merak ettikleri canlılar hakkında onlara resimli bilgiler sundum. Ben de araştırma yaparken pek çok şey öğrendim. En çok merak ettikleri hayvan balinalardı. Dördüncü dersimizde balinaları çalıştık. Balinaların türlerini, özelliklerini öğrendik, bazı balinaların şarkı söylediklerini öğrendik. Cd'den balinaların şarkılarını dinlerken okyanusta yaşayan canlıların resimlerini yaptık. Çocuklar merak ettikleri hayvanları ansiklopedilerden okuduklarını, televizyonda daha çok belgesel izlemeye başladıklarını anlattılar. Biri ayağı yaralı bir sokak köpeğine baktığını, diğeri çiçekleri nasıl suladığını anlattı.

Şimdi onların söyleyecek pek çok şeyleri, bütün canlılarla paylaşacak kocaman yürekleri ve kendilerine güvenleri var.

Gül KAHVECİ

Sanat Terapisi Yaz Programı 2004

Nato Yolu Toplum Merkezi - ANKARA

 

İletişim için: gulkahveci@sokakkedisi.net