açıkçası
sokak kedileriyle bugüne kadar en fazla birkaç saatimi ya da günümü
özel olarak paylaştım. bunlar da, genelde yardıma ihtiyacı olduğuna
karar verdiğim öksüz, hasta yavru sokak kedileriydi. misafirimiz
olurlar ve geri dönecek güce geldiklerinde giderler. en kutsal
misafirlerimiz, kilerimizde doğum yapan anneler oluyor. işleri bittiğinde
etrafı dağıtmadan gidiyorlar.
sokak
hayvanlarını beslerken komşularınızla yaşadığınız sıkıntıları
dinlediğimde kendimi şanslı bir yerdeymiş gibi hissediyorum. gelip
kedilerimizi sıkıntıya sokmamaları için sokağımızın ismini saklı
tutuyorum.
kedilerimize
el değmemiştir. (sokağın başındaki veterinerden de doğrulattım.
kısırlaştırılması için mahalleden kedi getiren olmamış). doğurganlar
yani. ve özgürler.. bu geleneğe ben de saygı gösteriyorum.
sokaktaki kedileri besliyoruz ama hiçbiri o tabaktaki yemeğin nerden
geldiğini bilmiyor. muhtemelen "şuna bakın. salağın biri yemeğine
dokunmadan sokağa atmış" diye düşünüyorlardır. ertesi sabah
tabağı almaya gittiğimde, dibine kadar sıyrılmış olduğunu görüp
neşeleniyorum. hem bize yük oldukları da yok. hava kararana yakın
gizlice koyar ve giderim. balkondan bakarım ama. bugün kimler karnını
doyuruyor diye. bizden sonra gece vardiyasında karşı apartmandan
yemek verirler. yaşlı bir teyzemiz var sonra. birinci katta karbeyaz
kedisiyle oturuyor. üşendiğinden olsa gerek, soğuk havalarda bazen
balkondan atar yemeği. et, balık, tavuk.. ne düşerse artık. işte
balkonun kapısı açıldı. tıp.. tıp.. kediler bizim bahçeden hurra
karşıya. dabır dabırr dabırrr. "akın var. güneşe akın.."
sokak
kedilerini kucağıma alıp sevmem de. dokunmadan da sevebilir insan;
sevgimi hissettiklerini hissediyorum. onları uzaktan izlemek daha
çok hoşuma gidiyor. bazen bir kağıtla, bazen rüzgara takılıp
giden bir yaprakla özgür hallerindeki gibi oynamıyorlar çünkü ben
yanlarında olursam. "hanimiş benim kara kızım, tekirim,"
yok yani. izlerken bile uykumu getiriyorlar zaten. bütün gün devrilip
yatmalar.. gülün altında.. arabanın üstünde.. kilerin çatısında..
havuzun yanında.. bu uyuşuk hayvanlar, insanı yoldan çıkarırlar..
o
yaprakları rüzgarda savrulduğunda seviyorum. çünkü o zaman ulvi
bir göreve hizmet etmiş oluyorlar. "ne dersin dostum. şu yaprağın
bir serçe
olduğunu hayal ederek avlanmaya.. hadi o zaman koyulalım.." bir
tanesini hiç unutmam. pek yağız bir tekirdi..
"simiuuu
vaar simidoooo". sesi hala uzaktan geliyor; simitçinin köşeyi dönmesini
bekliyorum. daha var.. muhtemelen sokağın başında, alışveriş
yapsınlar diye dükkan sahiplerinin kafalarını şişirene kadar
bekleyecektir.
simitçi
gelene kadar, sokakta neler var neler yok oyalanıyorum. mutlaka eğlenecek
bir şeyler bulunur. sabahın erken saatinde -güneşe rağmen denizden
soğuk bir rüzgar gelir- sıcak yatağından hoflayarak kalkan insanların
tıngır-mıngır işe gidişlerine bayılıyorum. hepsi her sabah aynı
yüz ifadesini taşısa da.. sabah güneşi için görücüye çıkan
yavru kedilerin oyunlarını bozmaları dışında çevreye zarar verdiği
yoktur bu insanların. zaten köşeyi döndüklerinde, yavrular kaldığı
yerden oyuna devam ediyorlar. iki tonton dedemiz var. ve her sabah
gazeteleri, ekmekleri.. havuzun karşısındaki banka geçip sohbet
ediyorlar birkaç dakika. şimdi onlarla oyalanıyorum. yanlarında
kediler için abur cubur getirmişler, onu bırakıyorlar. ağaç
silkindikçe yaprakları havuza düşüyor.
rüzgarda
savrulan yapraklar..
bir
ölü, bir canlının neden bu kadar ilgisini çekiyor? hem de oyun
oynamak için.. anlamış değilim. öğrenirken zarar vermemek için mi
acaba? bu
kadar masumlar mı? doğa, posasına bile bir anlam yüklüyor. düşünün..
ölü bir yaprağın insan hayatında ne gibi bir yeri olabilir ki
kirlilikten başka? ağaç, sararınca yaprağı, ölüyor olduğuna
karar verip salmış dalından. yüküm ağır, yolum uzun; gidesin!
yaprak düşmüş, ölmüş. rüzgar
temizlemeye çalışıyor ağacın dibini. orada bir yavru kedi, bu döngüden
pay çıkarıyor kendine. gâh avlanıyor, gâh oynuyor..
ah..
işte bu manzarayı tarif edebilmeyi isterdim tüm sevimliliğiyle. hem
de her sabah.. duvarın dibine yaslanan kokoreç tezgahının altından
önce temkinli bir şekilde etrafı kolaçan ediyor. ı-ıh kimse yok!
bu arada, rüzgarla yuvarlanan yaprak, avcılık güdüsünü kışkırtmaya
devam ediyor yavru kedinin. yüreği güp güp ediyor. şansa bak, hala
gelen giden yok! önce kıçını şöyle sağ-sol yaparak mevzileniyor.
amaaan atın ölümü arpadan olsun, der gibi gizlendiği yerden kayıtsızca
fırlıyor. annesi geçenlerde mi ölmüş, kardeşi açıkta mı kalmış..
yaprak altta, kedi üstte.. havalar da soğumaya başlamış.. zıp.. zıp..
bir süre boğuşuyorlar. (işte simitçi de sokağa girdi sonunda).
yavru kedi son bir hamle daha yapacak, biliyorum. uzaklaşırmış gibi
yaparak kandırıyor yaprağı. artık ilgimi çekmiyorsun evlat! yaprak
kanıyor. vee öldürücü hamle. yaprağın üzerine olanca ağırlığıyla
yüklenir kedi. yaprak çat diye çatlar. yavru kedi avını yakalar. dağılırlar..
"simiuuu
vaar simidoooo"
-
nerde kaldın. yarım saattir seni bekliyorum valla
-
geldim abi
-
neyse. 3 tane sar bakalım ordan
-
sardım abi
-
haa! bana bir iyilik yapar mısın? şu kedi var ya. yavru kedi..
giderken rahatsız etmezsin di mi. seni beklerken onu izliyordum da.. çevresinden
dolaş.
-
peki abi
-
hadi kolay gelsin
giderken
yavru kedi.. hayvanların hayatına imrendiğimi fark ediyorum. tüm acıları
ve ayrılıklarına rağmen.. ne kadar masum, ne kadar mücadeleciler..
ve fedakar.. hayatlarını zorlaştıran bütün insancıl baskılara rağmen,
sokağımızı renklendirmeye devam ediyorlar. bir renk için bin can
veriyor ama terk etmiyorlar.