"Tam
vaktinde geldik," diyordu babam, "Bu zamanda gelsek ne ev ne de
yiyecek bulacaktık, açlıktan ölürdük buralarda."
Yörede
yaşayan halkın kışlığını yazdan hazırladığını ancak geldiğimizde
öğrenebilmiştik. Babam da apar topar ne bulabildiyse toparlamış
kilere yığmıştı. Annem ilkten, "Kalabalık ediyor," diye söylendiyse
de sonradan, "Ne akıllı adamsın sen," demeye başlamıştı babama.
Camdan
dışarı baktığımda gördüğüm tek renk beyazdı. Tilkilerle,
kurtlarla ilk kez o kış tanıştım. Evin dibine kadar gelirlerdi. Bir
defasında da tilkiden biraz daha ufak, beyaz, bazıları alacalı,
kediye benzeyen başka hayvanlar gelmişti. Çok uzun tüyleri vardı ve
kuyrukları da tilki kuyruğu gibi bol tüylüydü. Ben benzetememiştim
ama annem kedi olduklarını söyledi. Çok şaşırdım. İstanbul’da
bıraktığım Mestan geldi aklıma. Onun tüyleri kısa ve kadife
gibiydi.
Evimiz
Özalp’ın belki de en sıcak eviydi. Ev sahibimiz Hacı Yasin’in fırını
alt katımızdaydı çünkü. İki tane karısı olduğunu söylemişti
annem babama ama buna rağmen fırında yatıp kalkardı Hacı Yasin.
Babama, "Sabah erken gelip fırını yakmak zor geliyor, ondan burada,
bir köşede kıvrılıveriyorum," demiş bir defasında. Konuşurken
bile ağzına sığmayan altın dişler pırıl pırıl parlardı.
Yine
bir gün öncesinin hatta on gün de öncesinin tıpa tıp aynısı günlerden
biriydi. Artık canım camdan bakmak da istemiyordu. Gördüğüm
manzarada en küçük bir değişiklik yoktu. Annemin tırım tırım
sakladığı makasını bulmuş, bez bebeğime elbise dikmek için evde
kesilecek bi'şeyler arıyordum. Babam işe gitmemişti o gün. Bir gün
önce keşif için İran sınırına atla gitmiş ve hayatında ilk kez
ata bindiği için her tarafı su toplamıştı. Oturamıyordu bile.
Kesecek bir şey bulamayınca ben de sıkıntıdan yine önüne oturduğum
camın buzunu ağır ağır kazımış ve tilkiler gelecek mi diye
burnumu kazınmış yere dayamış dışarısını gözlüyordum. Birden
bir silah sesi duyduk. Hepimiz ayağa fırladık. Çok yakından gelmişti
ses. Daha ne oluyor demeden ikinci defa ateş edildi. Babam dışarı fırladı.
Aşağıdan konuşma sesleri geliyordu ama konuşulanları anlamıyorduk.
Ateş
eden Hacı Yasin’miş. Annem, "Deli bu adam galiba, hiç tavuk çaldı
diye kediye ateş edilir mi?" dedi, babam olayı anlattığında.
Daha önce de tavuk çalmış kedi ama bu defa ocakta kaynayan
tencereden çalınca delirmiş Hacı Yasin. Odunlukta kıstırmış
kediyi iki el ateş etmesine rağmen vuramamış.
"Camdan
kaçtı herhalde," dedi babam.
Odunluğu
ortak kullanıyorduk fırınla. İki tane kapısı vardı. Biri bizim
alt kata, diğeri ise fırına açılıyordu.
Aklım kedideydi. Ya kaçmadıysa? Ya Hacı Yasin onu öldürürse? O gün
akşama kadar başka bir şey düşünmedim. Kulağım aşağıda,
odunluktaydı sürekli.
Beklediğim
sesi duyduğumda babam uyumuştu annem de mutfakta yemek hazırlıyordu.
Usulca aşağı indim. Gürültü yapmamaya çalışarak kediyi aramaya
başladım. Önce gözlerini gördüm. Odunların altındaydı ve benim
oraya girmeme imkan yoktu. Usul usul çağırmaya başladım. Kıpırdamıyordu
bile. Konuşmalarım da işe yaramadı, gözler kırpılmadan öylece
bakıyordu bana. Mecburen kalktım, eve çıkmam lazımdı. Tam odunluğun
kapısına geldim ki bir kıpırtı oldu. Döndüm. Çıkmıştı
gizlendiği yerden ama patilerini bükmüş, yere yapışmış öylece
duruyordu. Annemin sesini duydum, beni çağırıyordu. Çaresiz
merdivenlere doğru yöneldim. Göz ucuyla baktığımda arkamdan geldiğini
gördüm.
"Olmaz," diyordu başka bir şey demiyordu annem.
İkna
çabalarım sonuç verdi ve sonunda "Olur" dedi ama babama şimdilik
söylemeyecektik. Çünkü son dört ayda bir kez kargaların, bir kez
de kurtların saldırısına maruz kalmış, dün de ilk defa bindiği
at yüzünden her tarafı yara içinde kalmıştı. Hayvanlarla arası
iyi değildi yani bu aralar. "Hiç olmazsa yaralarının geçmesini
bekleyelim," dedi annem.
‘Beyazı’
o kışı bizimle geçirdi. Yazın kayboldu. Ertesi kış camın dibinde
"Miyauuvv" sesini duyduğumuzda Hacı Yasin’in toprağa verildiği
bir hafta olmuştu. Fırında uyurken ölüvermiş. Dilinin altına
‘akik taşı’ bulup koymak için cenazeyi iki gün bekletmişlerdi.
Sonunda taş bulunmuş ve gece yarısı apar topar gömmüşlerdi Hacı
Yasin’i. İki karısının da ağzındaki altın dişleri paylaşma
kavgası aylarca konuşuldu yörede.
O
kışı da bizimle geçirdi Beyazı. Bahar gelecek ve tekrar dağlara
gidecek diye ödüm kopuyordu. Kış bitsin istemiyordum. O kış da gerçekten
çok uzun sürmüştü. Bir sabah camların artık içten buz tutmadığını
farkettim. Bahar geliyordu. Önce kar yağışı durdu. Sonra karlar
erimeye başladı yavaş yavaş. Taşların arasına yanlışlıkla
serpilmiş birer karışlık topraklarda otlar yeşerdi. Hatta tek tük
çiçek bile açtı.
Ve
Beyazı gitti.
Ve
biz zamanımız dolduğu için onun dönüşünü bekleyemeden İstanbul’a
geri döndük.
Ve
ben yıllar boyu kedileri öldürmek isteyenlerin ilâhi bir güç tarafından
öldürüldüklerine inandım.